Yargıtay Kararı İncelemesi: Sözleşmenin Değişen Koşullara Uyarlanması ve Önalım (Şufa) Hakkı

T.C. YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ

E. 2005/1874    K. 2005/9749    T. 09.06.2005

ÖZET: Sözleşme yapıldığı andaki karşılıklı edimler arasında var olan denge, sonradan şartların olağanüstü değişmesi ile taraflardan biri aleyhine katlanılamayacak derecede büyük ölçüde bozulabilir. Bu durumda sözleşmeye bağlılık ve sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki hasıl olur ve artık bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet kaidelerine aykırı bir durum yaratır. Hukukta bu zıtlık sözleşmenin değişen şartlara uydurulması ilkesi ile giderilmeye çalışılır. Somut olayda davacı ile davalı banka arasındaki kredi sözleşmesi, bu ilkeler doğrultusunda değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir.

DAVA: Taraflar arasındaki kredi sözleşmesinin değişen koşullara uyarlanması davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşuldu düşünüldü.

KARAR: Davacı, E… Sivas Şube Müdürlüğünden 29.2.2000 tarihinde 35.000 DM. konut kredisi aldığını, borcunu 36 aylık taksitle ayda 1351,18 DM. olarak ödemekte iken, ülkeyi sarsan ağır ekonomik bunalım sonrası M… Bankasının döviz kurunu sabitleme kararından vazgeçip dalgalı kura geçmesi sonucu şok devalüasyon ve TL. değerinde önemli düşüşler meydana geldiğini ve DM. kurunun bir anda 320.000 TL. den 500.000 TL.nin üzerine çıktığını, böylece emekli devlet memuru olduğundan edimini ifa etmesinin imkansızlaştığını, ortaya çıkan imkansızlığın kendisinin öngöremeyeceği olağanüstü ve objektif bir imkânsızlık olduğunu savunarak borcunun kriz öncesi döviz kuru olan 320.000 TL. üzerinden uyarlanmasını istemiştir. Davalı davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece; anılan bilirkişi raporu doğrultusunda “davacı tarafından ilk taksidi 28.9.2004 tarihinden başlamak üzere toplam 3.374.317.693 TL. olan borcunun 15 taksitte aylık 224.954.444 TL.lik taksitler halinde ödenmesine” şeklinde davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacının E…’tan 29.2.2000 tarihinde 35.000 DM. konut kredisi aldığı ve bu krediyi faiziyle birlikte 36 aylık taksitle aldığı döviz cinsinden parayla ödemek üzere bankaya ödemek konusunda sözleşme yaptığı uyuşmazlık konusu değildir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık DM. cinsinden ödenmesi kararlaştırılan kredi borcunun günün ekonomik koşulları altında çekilmez hal alması ve böylece işlemin temelinin çökmesi olgusuna dayalı kredi borcunun uyarlanması isteğine ilişkindir. Sözleşme hukukuna egemen olan sözleşmeye bağlılık (ahde vefa-pacta sund servanda) ilkesi hukukumuzda da kabul edilmiştir. Bu ilkeye göre sözleşme, yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Karşılıklı borç doğuran akitlerde taraflardan biri için sonradan ağırlaşmış, kararlaştırılan edimler dengesi sonradan ortaya çıkan olaylar nedeniyle değişmiş olsa bile, borçlu (denge aleyhine bozulan taraf) sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir.

Gerçekte sözleşmeye bağlılık ilkesi, hukuki güvenlik, doğruluk, dürüstlük kuralının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmaktadır. Ancak bu ilke, özel hukukun diğer ilkeleriyle sınırlandırılmıştır.

Sözleşme yapıldığı andaki karşılıklı edimler arasında var olan denge, sonradan şartların olağanüstü değişmesiyle taraflardan biri aleyhine katlanılamayacak derecede, büyük ölçüde bozulabilir. İşte bu durumda sözleşmeye bağlılık ve sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki hasıl olur ve artık bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet (MK. 2, 4. md) kaidelerine aykırı bir durum yaratır hale gelir. Hukukta bu zıtlık (Clausula Rebus Sic Stantibus-Beklenmeyen hal şartı- sözleşmenin değişen şartlara uydurulması) ilkesi ile giderilmeye çalışılmaktadır.

Ülkemizde yıllardır süren enflasyon eşya fiyatlarındaki beklenilenin üzerindeki artışlar Türk Parasının yabancı paralara karşı sürekli değer kaybetmesi toplumun yaşamını ağırlaştırmakta ve huzursuzluk kaynağı olmaktadır. İşte bu açık olgu karşısında kredi veren bankaların enflasyonun rizikolarından korunmak amacıyla dövize endeksli kredi sözleşmeleri düzenledikleri bir gerçektir. Devalüasyon ve ekonomik krizlerin bir anda oluşmadığı belli ekonomik dar boğazlardan sonra meydana geldiği de bilinen bir gerçektir. Yabancı para karşısında sürekli değer kaybeden Türk Parası yerine döviz ile sözleşme yapan ve borç altına girenlerin ülkedeki geçmişte yaşanan yüksek enflasyon ve ekonomik krizler karşısında dövizle borçlanmada bu tür artışların yaşanabileceğini öngörmesi, dövizin seyri karşısında davalının bunu tahmin etmesi gerekir. Kaldı ki davanın dayandırıldığı olaylardan sonra dövizin seyri karşısında da işlem temelinin de çökmesinden bahsedilmesi mümkün değildir. Açıklanan nedenlerle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, hükmün bozulması gereklidir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın davalı yararına (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde iadesine, 9.6.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi

1.     Genel Olarak
A.   Olay

Davacı E.., Sivas Şube Müdürlüğü’nden 29.2.2000 tarihinde 35.000 DM konut kredisi almıştır. Borcunu 36 aylık taksitle ayda 1351,18 DM olarak ödemekteyken, ülkeyi sarsan ağır ekonomik bunalım sonrası M… Bankasının döviz kurunu sabitleme kararından vazgeçip dalgalı kura geçmesi sonucu şok devalüasyon ve TL değerinde önemli düşüşler meydana gelmiş ve DM kuru bir anda 320.000 TL’den 500.000 TL üzerine çıkmıştır.

B.    İddia

Emekli devlet memuru E… edimini ifa etmesinin imkansızlaştığını, ortaya çıkan imkansızlığın kendisinin öngöremeyeceği olağanüstü ve objektif bir imkansızlık olduğunu iddia ederek borcunun kriz öncesi döviz kuru olan 320.000 TL üzerinden uyarlanmasını istemektedir.

C.   Savunma

Davalı davanın reddini istemektedir.

D.   Yerel Mahkemenin Kararı

Yerel Mahkeme tarafından; alınan bilirkişi raporu doğrultusunda “davacı tarafından ilk taksiti 28.9.2004 tarihinden başlamak üzere toplam 3.374.317.693 TL olan borcunun 15 taksitle aylık 224.954.444 TL halinde ödenmesine” şeklinde davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

E.    Yargıtay Kararı

Yargıtay’a göre, ülkede yıllardır süren enflasyon sebebiyle Türk Parasının yabancı paralara karşı sürekli değer kaybettiği açık bir olgudur. Bu nedenle kredi veren bankalar enflasyonun rizikolarından korunmak amacıyla dövize endeksli kredi sözleşmeleri düzenlemektedir. Devalüasyon ve ekonomik krizlerin bir anda oluşmayarak belli ekonomik dar boğazlardan sonra meydana geldiği bir gerçektir. Yabancı para karşısında sürekli değer kaybeden Türk Parası yerine döviz ile sözleşme yapan ve borç altına giren kişilerin, ülkede geçmişte yaşanan yüksek enflasyon ve ekonomik krizler karşısında dövizle borçlanmada bu tür artışların yaşanabileceğini öngörmesi, dövizin seyri karşısında bunu tahmin etmesi gerekir. Kaldı ki davanın dayandırıldığı olaylardan sonra dövizin seyri karşısında da işlem temelinin çökmesinden bahsedilmesi mümkün değildir. Bu sebeplerle davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir.

2.     Değerlendirme

Borçlar Hukuku’nun en önemli ilkelerinden birisi “Ahde Vefa” (Pacta Sunt Servanda) ilkesidir. Bu ilkeye göre, borçlu sözleşmeye bağlı kalmalı, şartlar sonradan kendi aleyhine ağırlaşsa dahi edimini aynen ifa etmelidir. Ancak bazı durumlarda çok ağır şartlara karşın sözleşmenin aynen ifa edilmesi hakkaniyet ve dürüstlük kurallarının çiğnenmesine yol açmaktadır. Ahde vefa ilkesi “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” ilkesini getiren Türk Medeni Kanunu’nun 2. Maddesi ile sınırlı olarak uygulanmalıdır.

Bu noktada üzerinde durulması gereken bir diğer ilke de “Emprevizyon” (Beklenmeyen Hal) veya “Clausula Rebus Sic Stantibus” ilkesidir.[1] Bu ilkeye göre şartlar değişmişse, borçlunun durumu da borcun içeriği ya da bağlı olduğu süre bakımından değişmelidir. Modern doktrin bu kavramdan sözleşmenin değişen şartlara uyarlanmasını anlamaktadır.[2] “Emprevizyon” veya “Clausula Rebus Sic Stantibus” kuramının, borçlunun şartları ne olursa olsun mutlaka akde sadık kalmasını zorunlu gören, bir bakıma artık eskimiş olarak nitelendirilebilecek Ahde Vefa veya “Pacta Sunt Servanda” kuramını sınırlamak için konulduğu kabul edilmektedir.[3] Birbiriyle çelişen bu iki ilkeden biri şartlar değişmiş olsa bile sözleşmenin aynen ifa edilmesi gerektiğini, diğeri ise sözleşmenin değişen şartlara uyarlanarak dengenin yeniden kurulmasını öngörmektedir.

Türk Borçlar Kanunu’nun “Aşırı İfa Güçlüğü” başlıklı 138. Maddesine göre; “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır” Bu düzenleme, öğreti ve uygulamada sözleşmeye bağlılık (ahde vefa) ilkesinin istisnalarından biri olarak kabul edilen, “işlem temelinin çökmesi” kavramına ilişkindir.

İşlem temeli kavramı “sözleşmenin asıl içeriğine dahil olmamakla birlikte sözleşmenin kurulması aşamasında ortaya çıkan ve işlem iradesinin dayanağı olan belirli koşulların varlığına veya gelecekte ortaya çıkmalarına ilişkin ortak tasavvurlar[4] olarak açıklanabilir. Dolayısıyla hukukumuzda sözleşme şartlarının sonradan önemli ölçüde değişerek işlem temelinin kısmen veya tamamen çökmesi durumunda uyarlama yapılması mümkündür.

Sözleşmenin değişen koşullara uyarlanmasında esas olarak hâkim tarafından konulan kurallarla yapılan uyarlamayı anlamaktayız. Hâkim tarafından uyarlama yoluna gidilebilmesi için bazı şartların gerçekleşmesi gerekmektedir.

  • Kanunda ve sözleşmede değişen koşullara ilişkin herhangi bir hüküm bulunmamalıdır. Hâkim sözleşmenin geçerli olarak kurulduğunu tespit ettikten sonra, sözleşmede iradi ve kanuni uyarlama kuralları bulamamalıdır. Bu noktada hâkim, tarafların farazi sözleşme iradelerine göre, bunu tespit edemezse adalet ve hakkaniyet kurallarına göre uyarlama yoluna gitmelidir.
  • Sözleşmenin kurulmasından sonra meydana gelen öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenemeyen olağanüstü bir durum değişikliğinin var olması gerekmektedir. Sözleşme şartlarındaki değişiklik öngörülebilir nitelikte olmamalıdır. Uyarlama talep eden tarafın sözleşme yapıldığı sırada olacakları öngörmemiş, öngörmesi de beklenmemiş olmalıdır. Eren’e göre[5], sözleşme yapıldığı sırada ilerde bazı şartların değişebileceği tahmin edilebiliyor, öngörülebiliyorsa, hâkimden uyarlama talebinde bulunmak mümkün değildir.
  • Uyarlama isteyen tarafın kusuru olmamalıdır.
  • Tarafların yüklendikleri edimler arasındaki dengenin borçlu aleyhine dürüstlük kuralına aykırı şekilde aşırı ölçüde bozulmuş olması gerekmektedir. Yargıtay kararlarında bu şarta “sözleşmenin ifasının çekilmez hale gelmesi” olarak yer verilmektedir.[6]
  • Edim henüz ifa edilmemiş veya çekince konularak ifa edilmiş olmalıdır. Zira ortadan kalkmış bir borç ve sözleşmenin uyarlanması söz konusu olamaz.[7]

Tüm bu bilgiler ışığında söz konusu Yargıtay kararını incelememiz gerekirse, Türkiye’de 1946 krizinden itibaren, 1958 krizi, 1974-1980 petrol krizleri, 1982 bankerler krizi, 1990 körfez krizi, 1994 krizi gibi birçok kriz yaşanmış ve bu krizler yıllarca süregelen bir ekonomik istikrarsızlığa sebep olmuştur. Bu süreç içerisinde pek çok kez Türk lirası dalgalanmalar yaşamış ve yabancı paralar karşısında ciddi değer kayıplarına uğramıştır. Bu şartlar altında döviz endeksli kredi sözleşmeleri yapmanın risk taşıdığını söylemek mümkündür. Bu sebeplerden Yargıtay işlem temelinin çökmesinden bahsedilemeyeceğinden bahisle davanın reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Bu noktada, yine Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin aynı konuyla ilgili paralel bir kararının muhalefet şerhinin incelenmesinin gerektiği görüşündeyiz.

Muhalefet Şerhi[8]

Aşırı ifa güçlüğü başlığını taşıyan ve 6010 Sayılı Yasanın 7. maddesi uyarınca devam eden davalarda da uygulanması gereken 6098 Sayılı Yasanın 138. maddesinde “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ve borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçlenmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını istemeye bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.” hükmü getirilmiş, aynı maddenin 2. fıkrasında ise “Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır” denilmek suretiyle aşırı ifa güçlüğüne düşülmesi halinde yabancı para borçları bakımından da uyarlama talep edilebileceği açıkça belirtilmiştir. 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun bu açık hükmü karşısında hâkim, her somut olayda yabancı para borcundaki dönemsel artışın anılan yasa hükmünde koşulları belirtilen aşırı ifa güçlüğüne yol açıp açmadığını HMK’nın 266. maddesi uyarınca uzman bilirkişiden teknik görüş de almak suretiyle değerlendirmelidir.

Somut olayda mahkemece, uzman bilirkişiden rapor aldırılmış ve uzman bilirkişi raporunda davalı bankadan Türk lirası olarak aynı tutar ve vade ile kredi alınmış olması halinde yapılacak ödemelere ait karşılaştırmalı tablolar hazırlanarak değerlendirme yapılmıştır. Mahkemece uzman bilirkişi raporundaki teknik değerlendirme verilerine dayanılarak Japon yenindeki artışın davacı bakımından beklenmeyen hal oluşturduğu, öngörülebilir olmadığı, sözleşmenin kuruluşu sırasında var olan dengenin davacı aleyhine bozulduğu ve uyarlama koşullarının oluştuğu, uyarlamanın sabit faizli Türk lirası kredilere uygun olarak yapılmasının yerinde olacağı belirtilerek davanın kabulüne karar verilmiştir. Uyarlama konusu borç miktarının aşırı ifa güçlüğüne yol açıp açmadığı taksit tutarlarına ve kişilerin ödeme güçlerine göre değişkenlik göstereceğinden her somut olayda, o olayın özelliklerine göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bu itibarla, mahkeme kararının onanması gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyoruz.

Gerçekten de Türkiye ekonomisi kararın verildiği dönemde süregelen bir istikrarsızlığa sahip olsa dahi, öngörülemezliğin her dönem, her somut durum ve her para birimi için ayrı ayrı incelenmesi yerinde olacaktır. Kişi, herhangi bir ekonomik dalgalanmayı öngörse de bunun piyasaya etkisini, çeşitli yabancı para birimlerine yansımasını, bu ekonomik dalgalanmanın teknik detaylarını ve getirilerini öngöremeyebilir. Bu noktada döviz cinsinde kredi çekilmiş olması durumunda, kredinin çekildiği zaman ve çekilen para birimi için “öngörülebilir bir risk” olup olmadığı hususunun bu alanda uzman bilirkişilerin raporlarıyla tespit edilmesi ve her somut durumun kendi özelliklerine göre değerlendirilmesi gerekmektedir.

İncelediğimiz Yargıtay kararında, yalnızca ödeme planı noktasında bir bilirkişi raporundan söz edilmiş, somut olayın özelliklerine yeterince açıklama getirilmemiş, karar yüzeysel kalmıştır. Görüşümüze göre bu kararda, somut durum yeterince irdelenmemiş, genel bir hukuki kanaate varılmıştır. Dolayısıyla bu kararı isabetli bulmamaktayız.


[1] Eren, Fikret, (2020), Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 25. Baskı, Ankara, Yetkin, s. 543.

[2] Eren, Fikret, s. 544.

[3] Aybay, Memet Erdem, (2016), Sözleşmenin Değişen Koşullara Göre Uyarlanması, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, 22(3), 323–347, s. 327.

[4] Cashin-Ritaine, Eleanor, (2005), Emprevizyon, Hardship Ve İşlem Temelinin Çökmesi: Pacta Sunt Servanda Ve Alman-Fransız Hukuki İlişkilerinde Sözleşmelerin Uyarlanmasına Giden Yollar, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 63(1–2), 321–342

[5] Eren, Fikret, s. 547.

[6] Doğan, Gülmelahat, (2014), Aşırı İfa Güçlüğü Nedeniyle Sözleşmenin Değişen Koşullara Uyarlanması, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 111, 9–36, s. 24.

[7] Eren, Fikret, s. 548.

[8] Bk. Yargıtay 13.Hukuk Dairesi E. 2013/1042 K. 2013/31247.



T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

E. 1991/6-371    K. 1991/442    T. 25.9.1991

ÖZET : Dava, Şufalı payın iptal ve tescili isteğine ilişkindir. Şufalı payın ilişkin olduğu taşınmaz paydaşlarca özel olarak taksim edilip her bir paydaş belirli bir kısmı kullanırken bunlardan biri kendisinin tasarrufundaki yeri ve ona tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, satıcı zamanında o yerde hak iddia etmeyen davacının tapuda pay satışı şeklinde yapılan işlem nedeniyle suf’a hakkını kullanması M.K.’nun 2. maddesinde yer alan objektif iyi niyet kuralı ile bağdaşmaz. Savunmasının tevsii bu gibi durumlarda söz konusu değildir. Davacı taksim anlaşmasına uygun biçimde payı karşılığı intifaına bırakılan kesimi taksim tarihinden beri bağımsız olarak tasarruf etmektedir. Bu fiili durum karşısında taşınmazda müşterek kullanma durumunun bozulduğu artık Şufa hakkının amaçsal yönden kullanılmasına gerek olmadığının kabulü icap eder.

DAVA VE KARAR : Taraflar arasındaki “Şufa davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ORDU Asliye 1. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 29.12.1989 gün ve 1988/295-1989/880 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 17.4.1990 gün ve 1990/3819-5751 sayılı ilamı:

( … Dava, Şufalı payın iptal ve tescli isteğine ilişkindir. Mahkeme davacı Sabiye Köksal’ın davasını kabul edip diğer davacıların davasını reddetmiş kararı davalı ve davaları reddedilen davacılarca temyiz edilmiştir.

Şufalı payın ilişkin olduğu taşınmaz paydaşlarca özel olarak taksim edilip her bir paydaş belirli bir kısmı kullanırken bunlardan biri kendisinin tasarrufundaki yeri ve ona tekabül eden payı bir üçüncü şahsa satarsa, satıcı zamanında o yerde hak iddia etmeyen davacının tapuda pay satışı şeklinde yapılan işlem nedeniyle Şufa hakkını kullanması M.K.’nun 2. maddesinde yer alan objektif iyi niyet kuralı ile bağdaşmaz. Kötüye kullanılan bu hak kanunen himaye görmez. 14.2.1951 gün ve 17/1 sayılı İçthadı Birleştirme kararı uyarınca bu hususun davanın her aşamasında ileri sürülmesi, hatta mahkemenin kendiliğinden nazara alması gerekir. Savunmanın tevsii bu gibi durumlarda söz konusu değildir. Davanın bu bakımdan reddi gerekir.

Olayımızda : Yukarıda açıklandığı üzere Şufalı payın bulunduğu taşınmazın paydaşlar arasında hukuken geçerli olmasa bile özel ve eylemli bir taksim yapılması halinde Şufa hakkının kullanılmasının, M.K. 2. maddesindeki iyiniyet kuralları ile ve hatta 27.3.1957 gün ve 12/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda belirtilen Şufa hakkının amacıyla bağdaşmaz. Dava konusu olayda taşınmaz müşterek muris Osman Bedir’den intikalden sonra davacı ve diğer paydaşlara intikal ettikten sonra müşterek mülkiyete çevrildiği, 1983 senesinde paydaşların arzusu üzerine bunlardan Ahmet Hamdi Bedri tarafından bir fen erbabına taksim projesi yaptırılıp arz üzerinde de taksim edilen yerlerin sınırlarının kazık çakılarak vs. suretiyle işaretlendiği projenin yaptırılmasında ve uygulanmasında diğer paydaşlar hazır olmamakla beraber sonradan bu taksimi kabul ettikleri ve 1983 yılından itibaren taksim üzere paydaşlar kendilerine düşen yerleri başkalarına ortak veya yarıcıya vermek veya kiralamak suretiyle kullandıkları davalıya da paydaşlardan Zeki Mesut ve Eyüp Sabri Bedri’nin kendilerine ayrılan belli bir yeri sattığı cümle davalı tanıkları ile bir kısım davacı tanıklarının sözlerinden ve keşif yerindeki tesbitlerden anlaşılmaktadır.

Şufa hakkı yukarıda tarih ve numarası yazılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da belirtildiği üzere paydaşlar arasında öteden beri süre gelen müşterek idare ve kullanmalarına dışardan yabancının girmemesini amaçlayan bir haktır. Müşterek idare tarzı ve kullanma eylemli ve harici taksimle ortadan kalkmışsa tapudaki müşterekliğe dayanılarak Şufa hakkının kullanılması bu hakkın amacını aşan ve dolayısıyla bütün subjektif hakların kullanılmasında temel olan dürüstlük kuralı ile bağdaşmayan bir kullanma olur ki bu da yasa tarafından himaye edilemez.

Mahkemenin bu önemli hususu dikkatten uzak tutarak, Şükrüye Köksal’ın davasını kabul etmesi ve diğer davacıların davasında bu sebep yerine karar yerinde belirtilen gerekçe ile reddetmesi isabetli görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının sürsinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kaıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Şufa ( önalım ) hakkı taşınmaz mülkiyetinin yasadan doğan daraltımlarından ( takyitlerinden ) biridir. Yasal önalım hakkı, yenilik doğuran inşa-i bir haktır. Paydaşa bir payın 3. kişiye satılması durumunda, o pay alıcıya neye mal oldu ise alma yetkisini verir. Yasal önalım hakkı tanınması ile paylı mülkiyet üzere olan taşınmazların, paydaşları arasındaki müşterek kullanılmaya yabancıların sokulmasının önlenmesi amaçlanmıştır. Olayda dava konusu taşınmaz taraflar ve dava dışı paydaşlar arasında müşterek mülkiyet üzeredir.

1983 yılında tüm paydaşların payları karşılığı, intifalarına bırakılan kesimleri belirleyen taksim yapılmış ve krokiye ve yansıtılan bu taksime, bugüne kadar itiraz olunmamıştır. Uzun yıllardır süren bu fiili kullanma olgusunun, paydaşlar arasında yapılan taksime karşı çıkılmadığı da gözetildiğinde gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Kaldı ki, davacı taksim anlaşmasına uygun biçimde payı karşılığı intifaına bırakılan kesimi taksim tarihinden beri bağımsız olarak tasarruf etmektedir. Bu fiili durum karşısında taşınmazda müşterek kullanma durumunun bozulduğu artık Şufa hakkının amaçsal yönden kullanılmasına gerek olmadığının kabulü icap eder. Kaldı ki karşı çıkılmayan taksim sonucu payı karşılığı kendisine bırakılan yeri yıllardır tasarruf eden davacının, yine aynı şekilde payı karşılığı fiili kullanmasına bırakılan yerdeki hissesini, 3. kişiye satan diğer bir paydaşın satışına karşı Şufa hakkını kullanmaya kaşkımasının M.K.’nun 2. maddesinde ifadesini bulan dürüstlük kuralları ile bağdaşmayacağı da kuşkusuzdur. Bu itibarla Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi Usul ve Yasa’ya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı ( BOZULMASINA ), oy çokluğuyla karar verildi.

1.     Genel Olarak
A.   Olay

Dava konusu olayda taşınmaz, müşterek muris Osman Bedir’den davacı ve diğer paydaşlara intikal ettikten sonra müşterek mülkiyete çevrilmiş, 1983 senesinde paydaşların arzusu üzerine bir fen erbabına taksim projesi yaptırılıp taksim edilen yerlerin sınırların kazık çakılma vb. şekillerde işaretlenmiştir. Projenin yaptırılmasında ve uygulanmasında diğer paydaşlar hazır olmamakla beraber sonradan bu taksimi kabul etmişler ve 1983 yılından itibaren taksim üzere paydaşlar kendilerine düşen yerleri başkalarına ortak veya yarıcıya vermek veya kiralamak suretiyle kullanmışlardır. Dava, davacının şufalı payın iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

B.    İddia

Davacı satılan pay üzerinde şufa hakkı olduğunu iddia etmekte, şufalı payın iptal ve tescilini talep etmektedir.

C.   Savunma

Davalı, şufalı payın bulunduğu taşınmazın fiili olarak taksim edildiğini, bu sebeple davanın reddini talep etmektedir.

D.   Yerel Mahkemenin Kararı

Yerel Mahkeme davanın kabulüne karar vermiştir.

E.    Yargıtay Kararı

Yargıtay, şufalı payın bulunduğu taşınmazın paydaşlar arasında hukuken geçerli olmasa bile özel ve eylemli bir taksim yapılması halinde şufa hakkının kullanılmasının, dürüstlük kuralı ile bağdaşmayacağını belirterek kararı bozmuştur.

F.    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, uzun yıllardır süren bu fiili kullanma olgusunun, paydaşlar arasında yapılan taksime karşı çıkılmadığı da gözetildiğinde gerçekleştiğini kabul etmiştir. Bu fiili durum karşısında taşınmazda müşterek kullanma durumunun bozulduğu ve artık şufa hakkının amaçsal yönden kullanılmasına gerek olmadığını belirtmiştir. Karşı çıkılmayan taksim sonucu payı karşılığı kendisine bırakılan yerden yıllardır tasarruf eden davacının, yine aynı şekilde payı karşılığı fiili kullanmasına bırakılan yerdeki hissesini

üçüncü kişiye satan diğer bir paydaşın satışına karşı şufa hakkını kullanmaya kalkışmasının dürüstlük kuralı ile bağdaşmaması sebebiyle direnme kararının bozulmasına karar vermiştir.

2.     Değerlendirme

Önalım (Şufa) hakkı, paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını üçüncü bir kişiye satması hâlinde, önalım hakkı sahibine tek taraflı irade beyanı ile alıcı olabilme yetkisini veren yenilik doğuran bir haktır.[1] Bu hak taşınmaz mülkiyetinin kanundan doğan kısıtlamalarından biridir. Yasal önalım hakkının doğması için payın iradî olarak üçüncü kişiye satılması veya satışa eşdeğer bir işleme konu edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, payın cebrî artırmayla satışında ve bağış, trampa, miras, kamulaştırma gibi yollarla el değiştirmesi halinde yasal önalım hakkı doğmamaktadır.[2]

Yargıtay’a göre, dava yoluyla yasal önalım hakkının kullanılmasına karşı, taşınmazda fiilî taksim bulunduğu savunmasını yapan davalı, bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Davalı söz konusu iddiasını tanık dâhil her türlü delille ispatlayabilir. Yine Yargıtay, fiilî taksim savunmasının, yargılamanın her aşamasında ileri sürülebileceğini ve mahkemenin bu durumu re’sen dikkate alabileceğini kabul etmektedir.[3]

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun E. 1956/12 K. 1957/2 sayılı kararına göre şufa hakkının iki amacı vardır:

  • Gayrimenkulün parçalanmasını önlemek, yani hisselerin mümkün olduğu kadar hissedar elinde toplanmasını temin eylemek ve
  • Hissedarlar arasında öteden beri mevcut münasebeti idame ederek yabancı bir şahsın araya girmesine mâni olmak.

Yine Yargıtay’ın görüşüne göre, taşınmazın paydaşlar arasında fiilen bölünmesi şufa hakkının kullanımına engel teşkil etmektedir. Bu fiili bölünmeye “fiili taksim” veya “eylemli paylaşma” isimleri verilmektedir. Yargıtay kararlarına göre fiili taksimin şu üç şartı taşıması gerekmektedir:[4]

  • Yasal önalım hakkına konu olabilecek bir taşınmaz bulunmalıdır.
  • Paylı mülkiyete tabi taşınmaz, paydaşlarca kendi aralarında taksim edilmiş olmalıdır.
  • Taşınmazın taksimi sonucu oraya çıkan bölümler paydaşlara özgülenmiş olmalıdır.

Yine kararlara göre, normal şartlar altında fiili taksim anlaşmasına uygun hareket eden ve diğer paydaşlara özgülenen paylarda herhangi bir hak iddiası olmayan paydaşın, devirden sonra yasal önalım hakkını kullanmak istemesi Türk Medeni Kanunu m. 2 kapsamında dürüstlük kuralına aykırı olup, hakkın kötüye kullanımını teşkil etmektedir.

Bu noktada hakkın kötüye kullanılması kavramının kısaca incelenmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Bir hakkın kötüye kullanılabilmesi için öncelikle hukuk düzenince tanınmış bir hakkın bulunması gerekir. Hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı, her somut olayın kendi şartları göz önünde tutularak belirlenir. Bununla beraber; hakkın kullanılmasında yarar yokluğu, yararlar arasında aşırı oransızlık bulunması, çelişkili davranışta bulunulması, hakkın tanınmasındaki amaca aykırı kullanılması ve hakkın karşı tarafı esirgeyici biçimde kullanılmaması gibi olgular hakkın kötüye kullanıldığını gösterebilmektedir.

Hukukumuzda kişi, davranışlarıyla başkaları nezdinde haklı bir güven oluşturduktan sonra, bu tutumuyla çelişkili ve özellikle de söz konusu güveni boşa çıkaran bir davranışta bulunamaz. Buna “çelişkili davranış yasağı” (venire contra factum proprium) denir. Bir hakkın, çelişkili davranış yasağını ihlâl eden şekilde kullanılması hakkın kötüye kullanıldığına gösterge teşkil edebilir.

İncelediğimiz Yargıtay kararında, paydaşların fiilen bir taksime gitmesi ve taşınmazı paylaşarak bölümlerin paydaşlara özgülenmesi, paydaşların paylı mülkiyeti devam ettirme niyetinde olmadıklarını göstermektedir. Dolayısıyla kanuni anlamda paylı mülkiyet, paydaşlar için yalnızca kâğıt üzerinde kalmakta ve paydaşlar kendilerine özgülenen bölümlerden istedikleri şekilde yararlanabilmektedirler. Bu durumda, davacı tarafından şufa hakkının kullanılmak istenmesi, çelişkili davranış yasağını ihlal ederek hakkın kötüye kullanıldığını göstermekte ve dürüstlük ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Kanaatimizce Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı isabetlidir.


[1] Antalya, O. Gökhan & Topuz, Murat, (2019), Medeni Hukuk, 3. Baskı, Ankara, Seçkin, s. 206.

[2] Özçelik, Barış, (2019), Fiili Taksim Halinde Yasal Önalım Hakkının Kullanılamayacağı Yönündeki Yargıtay Uygulamasının Değerlendirilmesi, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 141, 253–264, s. 254.

[3] Özçelik, Barış, s. 258.

[4] Özçelik, Barış, s. 256.

KAYNAKÇA

Antalya, O. Gökhan & Topuz, Murat. (2019). Medeni Hukuk. 3. Baskı, Ankara, Seçkin

Aybay, Memet Erdem. (2016). Sözleşmenin Değişen Koşullara Göre Uyarlanması. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, 22(3), 323–347 https://dergipark.org.tr/tr/pub/maruhad/333744

Cashin-Ritaine, Eleanor. (2005). Emprevizyon, Hardship Ve İşlem Temelinin Çökmesi: Pacta Sunt Servanda Ve Alman-Fransız Hukuki İlişkilerinde Sözleşmelerin Uyarlanmasına Giden Yollar. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 63(1–2), 321–342

Doğan, Gülmelahat. (2014). Aşırı İfa Güçlüğü Nedeniyle Sözleşmenin Değişen Koşullara Uyarlanması. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 111, 9–36

Eren, Fikret. (2020). Borçlar Hukuku Genel Hükümler. 25. Baskı, Ankara, Yetkin

Özçelik, Barış. (2019). Fiili Taksim Halinde Yasal Önalım Hakkının Kullanılamayacağı Yönündeki Yargıtay Uygulamasının Değerlendirilmesi. Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 141, 253–264

https://legalbank.net/belge/y-ibgk-e-1956-12-k-1957-2-t-27-03-1957-mirascinin-malini-temliki/174606/1956_12 (son erişim tarihi: 02.02.2021)

https://legalbank.net/belge/y-13-hd-e-2013-1042-k-2013-31247-t-12-12-2013-ekonomik-kriz-nedeniyle-sozlesmenin-islem-temelinin-co/1381479/  (son erişim tarihi: 02.02.2021)

You Might Also Like

Leave a Reply

Back to top